Twitter Facebook More

6 Nisan 2012 Cuma

Küreselleşme Üçlüsü

,
İstanbul Film Festivali’nde bir belgesel serisi vardı. Micha Peled’in Küreselleşme Üçlüsü adı altında çektiği üç film arka arkaya gösterildi. Üç film, Küreselleşme’nin etkilediği üç farklı alanı ve birbirilerine ne kadar bağlı olduklarını anlatıyor. Yani aslında bir zinciri anlatıyor ve bu zincirden biraz “Senin için Kaç Köle Çalışıyor?” adlı yazımda bahsetmiştim.

Üçlemenin ilki “Dükkan Savaşları”, ABD’de mantar gibi çoğalan Wal-Mart Alışveriş Merkezinin Ashland isimli ufak bir kasabanın yakınında bir şubesini açmak istemesi ve kasaba halkının buna karşı mücadelesini konu alıyor. Filmin güzel yanı kasabadaki görüş ayrılıklarını tarafsız şekilde vermesiydi. Çok sayıda insanın devasa alışveriş merkezlerini istemelerinin sebepleri genelde, bir kere gidip, birbirinden farklı çok sayıda eşyayı bir kerede almaları, her istediklerini bulmaları falan. Özellikle çalışan insanlara çok pratik geliyor bu alışveriş şekli. Ancak kısa vadede hoş gözüken bu yaşam tarzı uzun vadede kalıcı bazı sonuçlara yol açıyor. İnsanlar bunları hemen yaşamadıkları için öngöremiyorlar veya önemsiz buluyorlar. (Ki biliyorsunuz bu bakış açısı sadece Wal-Mart veya başka bir AVM için değil, her konuda geçerli) Nitekim filmde kasabada karşı çıkanlar, aynı süreci yaşamış başka kasabalardan da bilgi alıyorlar ve öğrendikleri şey; Wal-Mart gibi herşeyi kapsayan bir AVM kasaba yakınına gelince, kasaba esnafının büyük çoğunluğu iflas ediyor, Wal-Mart’a gelen çok sayıda müşteri ise kasabaya uğramadan gittiği için, bütün pay Wal-Mart’a kalıyor. Kasabalı artan trafik, kalabalık, gürültü, kirlilik ve işsizlik gibi sorunlarla baş başa kalıyor. İlginç bir tespit ise, her zaman karşı çıkanların örgütlü olduğuydu. Yani geri kalan taraftarlar, istekleri illa olsun diye birleşmiyorlar. Buna rağmen belediye meclislerinden Wal-Mart için onay çıktı.(Çıkması için rüşvet diyebileceğimiz çok sayıda vaatler ortaya koyuyor Wal-Mart şirketi; yolunuzu, trafik lambalarınızı yaparız gibi.)


Üçlemenin ikincisi “Mavi Çin”, yönetmenin kendi ifadesiyle üçlemenin en çok beğenilen filmiymiş ve çok sayıda ülkede gösterilmiş, Çin dışında. Çin’de yasaklanan filmin çekimleri için oldukça zor anlar yaşamışlar. Yönetmen Peled, kameraları ufak parçalara ayırıp soktuklarını söyledi. Ve bazen polis tarafından çekimlerine el konduğunu. Mavi Çin, “Made in China” diye sık sık etiketlerinde okuduğumuz kıyafetlerin üretim yeri ve koşulları ile ilgili bir belgesel. Çekim için kot fabrikası seçilmiş ve yine yönetmenin ifadesiyle fabrika sahibi, girişimle ilgili bir film çekildiği söylenerek ikna edilmiş, aksi takdirde çekilmesi sanıyorum imkansız olurdu. Çünkü filmde fabrika koşullarının tüm detayları mevcut. Peled, bu fabrikanın tüm fabrikalar içinde en iyi koşullara sahip olduğunu belirtiyor, tabi iyi koşul denirse. Başrolünde köyünden çalışmak için ayrılmış Yasmin isimli bir kız var ve hikaye çoğunlukla onun üzerinden anlatılıyor. Böylelikle, bir yığın para sayarak aldığımız kot pantalonun üretiminde çalışan insanların da bizim gibi hisleri, hayalleri, sevdikleri olduğunu görmüş oluyoruz. Bazı kot pantalonların satış fiyatı kadar maaş veriliyor bu insanlara. Bazen daha az, hatta hiç. Yurt tarzı odalarda kalıyor işçiler, görüntüsü berbat, 12 kişi bir arada kalıyor. Duş almak için sıcak su almaya gidiyorlar, anladığım kadarıyla duşlarından sıcak su akmıyor. Sıcak su para demek, öğlen yedikleri yemek de para. Hepsi maaşlarından düşülüyor. 7 gün çalışıyorlar, tatil yok, çoğu zaman fazla mesaiye para almadan kalıyorlar ve uzaya mesai bazen hiç uyumamak anlamına geliyor. Biriktirdikleri parayla sadece yılbaşı zamanı ailelerini görmeye gidiyorlar, Yasmin ilk maaşı depozito olarak tutulduğu için ailesini görmeye gidemiyor. Dikkatimi çeken bir diğer konu, Çinlilerin gerçekten çok gururlu ve sorumluluk sahibi olduklarıydı. Hepsi yaşları ufak olsa bile ailelerine para göndermeye çalışıyordu ve göndermediklerinde utanç duyuyorlardı. Çinliler çok çalışkandır diye bilinir, evet ama buna pek çalışmak denemez sanırım, bunun adı kölelik. 

Üçlemenin sonuncu filmi “Acı Tohumlar”, zincirin en başına, ham madde üretimindeki koşullara uzanıyor. Çin’e giden pamuklar Hindistan’da çiftçiler tarafından üretiliyor. Ancak ABD’li şirket Monstanto’nun tohum pazarını ele geçirmesiyle, tohum meselesi sorun haline geliyor. Çünkü GDO’lu tohumlar, çiftçilere türlü vaat ve kandırmaca ile satıldıktan sonra aslında gerçeğin öyle olmadığını yaşayarak öğreniyorlar. Ne yazık ki bu öğrenme pek sağlıklı olmuyor, binlerce çiftçi  çıkış yolu bulamayıp intihar etmiş. Bunun sebebi, her yıl GDO’lu tohumlardan tekrar satın almak zorunda olmaları ve bunun yanında yüksek gübre, ilaç masrafı gerektirmesi. Çiftçiler bu masrafı karşılmaya çalışırken borçlanıyor ve kısırdöngüye giriyor. Kredi borcu olduğundan ikinci kez kredi alamayınca bir sürü çiftçi tefeciden borç almak zorunda kalıyor. Bunun sonucunda arazilerini kaybediyorlar, ya da bir çıkmaza saplanıyorlar.




Kabaca üç filmi özetlemeye çalıştım. Küreselleşmenin üç farklı etkisini anlatıyorlar. Bütün bu sıkıntılar çekilirken, sonunda üretilen eşya, küresel markaların mağazalarında satışa sokuluyor. Ve onu satın almaya elimiz giderken, arkasındaki hikaye ile ilgili hiçbir bilgimiz olmuyor. Bu nedenle aktarmak istedim. Üstelik satın alınanlara verilen para, üreticilerin cebine girmiyor. Bu paranın büyük kısmı markanın kendisine ve pazarlama masraflarına gidiyor. Bir nevi satın aldıklarınıza, size pazarlasınlar diye para ödemiş oluyorsunuz. Hala bilgi çok az, çok yetersiz. Davranış değişiklikleri taklit yoluyla olur, bu nedenle önce bu bilgilerin çok sayıda hafızaya yerleşmesi gerekir.

0 yorum to “Küreselleşme Üçlüsü”

Yorum Gönder